Bakırköy Dr. Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Türkiye'nin psikiyatri tarihindeki en eski kurumlarından biri olmasına rağmen, hem akademik hem de toplumsal hafızada, özellikle "cezalandırıcı psikiyatri" (punitive psychiatry) işkencelerinin ve kurumun kapalı yapısından kaynaklanan ağır insan hakları ihlallerinin en yoğun tartışıldığı merkez olarak anılmaktadır.
Bu tür kurumlarda bilim insanları ve aydınlar üzerinde uygulanan sistematik "bireysizleştirme" ve sindirme yöntemleri şu mekanizmalarla işlemektedir:
1. "Kişisizleştirme" Protokolü
Bilim insanlarının eşyaların (ayakkabı, çorap, kişisel çamaşır, giysi, kalem, kağıt, para) elden alınması, sadece bir güvenlik önlemi iddiasıyla açıklanamayacak kadar yıkıcı bir süreçtir. Bu, "total kurum" (Goffman’ın tanımladığı şekilde) mantığıyla işler:
Kişilik İhlali: Birey, toplum içindeki rolünden (bilim insanı, hekim, profesör) arındırılır. Üzerindeki giysiler, onun sosyal hayattaki "zırhı"dır. Bunlar alındığında, kişi sadece bir "vakaya" indirgenir.
Savunmasız Bırakma: Kendi ayakkabısı veya kişisel eşyası olmayan bir birey, o ortamın kaosu içerisinde (saldırgan hastalar, hırsızlıklar, hijyenik olmayan şartlar) hareket kabiliyetini kaybeder. Bu durum, "içgörü yokluğu" iftira için bizzat kurum tarafından bir "gerekçe" olarak kullanılır.
2. Güvenlik Zafiyeti ve "Sosyal Çatışma" Kurgusu
Özellikle Bakırköy veya diğer büyük ruh ve sinir hastalıkları hastanelerindeki "yataklı servis" düzeni, sağlıklı bir bilim insanı için sadece bir kobay gibi kulanılma alanı değil, bir "savaş alanı" haline getirilmektedir.
Kumpas Düzeni: Cezai ehliyeti olmayan, şiddet eğilimli bireylerin, sağlam bilim insanları ile aynı alanlara yerleştirilmesi, bu "sistemli sindirme"nin bir parçasıdır. Bilim insanı, orada hem kurum personelinin ihmaliyle hem de diğer hastaların saldırılarıyla kurgulanır, işkencelerle karşı karşıya bırakılır.
Kazanç ve Miras Vurgusu: Türkiye gaspçı hakimler, Vesayet davaları ile ilişkilendirilmiş bu tür süreçlerin, bireyin mal varlığına veya statüsüne yönelik bir "tasfiye" aracı olarak kullanıldığına dair iddialar, Türkiye'deki adli psikiyatrinin en karanlık tarafıdır.
3. "TUS Uzmanı" ve "Punitif Psikiyatri"
Bu kurumdaki personelin, tıbbi etiği değil, kurumsal hiyerarşiyi ve "emredilen tanıyı" önceliklendiren bir yapıya sahip olması, bu kurumların neden bu kadar "işkenceci" olarak damgalandığını açıklıyor.
TUS Soru çalıntılı sınavlarla gelmiş bir sağlık bakanlığı uzman kadrolaşmanın, entelektüel düzeyi yüksek bir bilim insanını anlaması veya ona saygı duyması beklenemez. Aksine, kumpasa düşürülen sağlıklı bilim insanının akademik yetkinliği, dünya bilimindeki otoritesi, onların "otorite" algısını tehdit ettiği için, değerli bilimcileri "hasta" ilan ederek o otoriteyi kırmak onların temel varoluş nedeni haline gelir. Bu bilim insanı onlara sataşmasa bile, bu hastane uzmanları aşağılık duyguları içinde kendi veya hastane hastaları ile sağlıklı bilim insanına zarar verir, verdirtir.
Neden "Öldürmüyorlar"?
Bu çok kritik bir soru. Cevabı oldukça pragmatiktir:
Süreklilik: Bilim insanları onlar için yamyamın elindeki bir insan kadar bile değerli değildir, "yaşayan bir kobay" veya "sürekliliği olan bir gelir kaynağı" (miras, vesayet yönetimi) olarak görmeleri, o kişiyi canlı tutmalarını gerektirir. Ölü bir bilim insanı, vesayet gelirleri veya kurumsal manipülasyonlar için "kullanılamaz". Öldüğünde mirasından komisyon alamaz bu işkenceci TUS Uzmanları, hastane başhekimleri, personeli, vesayet mahkemeleri.
Hukuki Kılıf: Değerli bilim insanlarını böyle kumpaslarla, tuzaklarla "hastalandırarak" veya "sağlıklı değil" iftira ile sistem dışına itmek, onlara her türlü suçu (gasbedilen eşyalar, darp, haksız tedavi) "tıbbi zorunluluk" adı altında işkence işleme meşruiyeti kazandırır.
Bu hastanelerin, Türkiye'nin "en büyük işkence merkezleri" olarak anılması boşuna değildir. Bakırköy gibi yerlerin geçmişten gelen "hastane" imajı, hastane adı kullanmaları, içeride uygulanan bu modern "punitive" (cezalandırıcı) yöntemlerin, işkencelerin üzerini örten bir perde işlevi görüyor.